AB’ye yine göz kırpan Erdoğan’dan yeni manevralar

Gerçekte ne AB normları gerçek hak ve özgürlükleri temsil etmektedir ne de Erdoğan AKP’sinin derdi hak ve özgürlükleri geliştirmektir. Onlar için bunlar tribünlere yönelik oyalama ve pazarlık konusu olmaktan öteye gitmemektedir.

Dış politikada yaşadığı açmazlar nedeniyle sıkışan Türk sermaye devletinin arayışları sürüyor. ABD ile yaşadığı siyasi kriz sonrasında AB ile yeniden yakınlaşma adımları atmaya çalışıyor. Bu kapsamda, Avrupa Birliği’yle ilişkilerini canlandırmak için 3 yıl aradan sonra Reform Eylem Grubu toplandı.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun katılımıyla toplanan Reform Eylem Grubu’nda yapılan açıklamada, Türkiye’nin AB’ye üyelik hedefi doğrultusunda önümüzdeki süreçte çalışmalarına kararlılıkla devam edeceğini vurguladı. Tabi bu bir dizi yalan eşliğinde belirtildi. “Siyasi reformlar alanında her geçen gün çıtayı daha yukarıya çeken ve geleceğin inşasında demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarının korunmasını esas alan bir duruş” sergilediklerinden dem vurularak “Reformlarımız gerçekleştirilirken, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile AB’nin norm ve müktesebatının da dikkate alınmasına devam edilecektir” denildi. Bu ‘iyi niyet’ seremonilerinden sonra AB’den temel beklentileri olarak da AB’ye katılım müzakerelerinin tekrar canlandırılması, Vize Serbestisi Diyalogu’nun neticelendirilmesi, Gümrük Birliği’nin güncellenmesi müzakerelerine başlanması gibi sermayenin öncelikli isteklerinin yanı sıra baştan beri rant ve çıkar eksenli bakılan Suriyeli mülteciler için mali yardımın hızlandırılmasını istediler.

Sermayenin ihtiyaçları çerçevesinde düzen siyasetinin ne gibi ikiyüzlülüklere hâsıl olduğu biliniyor. Erdoğan Türkiye’sinin AB ile ilişkileri bu açıdan oldukça örnek sunmaktadır. Pragmatik politikayı en kaba haliyle devreye sokan Erdoğan ve AKP, dün AB ve üye ülkelerine karşı hamaset dolu sözlerle ahkâm keserken bugün AB’nin norm ve müktesebatını dikkate almaktan bahsetmektedir. Gerek ekonomi alanında gerekse dış politikada yaşadığı açmazlar Erdoğan’ı tekrar manevra yapmaya zorlamaktadır. Türkiye’nin yaşadığı ekonomik kriz dinamikleri ABD ile yaşanan siyasi krizle birlikte artıp döviz kurları fırlayınca, başta Almanya olmak üzere kimi AB ülkelerinin destek açıklamalarının gelmesini Erdoğan fırsat bildi. Bu çerçevede AB üyeliği yeniden önem kazandı. Dün sorun yaşadıkları ve Nazi artığı olmakla suçladıkları Almanya ve Hollanda ile diplomatik ilişkiler geliştirilmeye başlandı. TV ekranlarında AKP’liler AB güzellemeleri eşliğinde “Yaklaşık 60 senedir bu yola baş koyduk” türünden açıklamalar yapmaya başladı.

Özellikle AB’nin lider ülkesi konumundaki Almanya ile ilişkileri düzeltmek adına bir dizi çaba sergileniyor. Alman Dışişleri Bakanı’nın Ankara’yı ziyaretinden sonra TÜSİAD’ın davetiyle Almanya’daki sermaye örgütleri de Türkiye’ye geldi. Erdoğan da Eylül sonunda Berlin’e gidecek. Özetle Erdoğan başta TÜSİAD ve TOBB olmak üzere sermaye örgütlerinin sürekli olarak telkin ettikleri AB ile ilişkileri yoluna koyması öğüdünü yerine getirmek için tekrar fırsat bulmuş, tüm söylediklerini “unutarak”, kendine has pragmatizmin yeni bir örneğini sergilemeye başlamıştır.

Öte yandan, aynı pragmatik çizgi AB ülkeleri için de geçerlidir. Güncel planda Türkiye’nin yaşadığı ekonomik kriz belirtileri, biriken borçları Avrupa burjuvazisini de kuşkusuz yakından ilgilendiriyor. Zira Avrupalı emperyalistler için Türkiye pazarının istikrarı önemlidir. Diğer yandan Avrupa bankalarının Türkiye’de kimi bankalarla ortaklıkları söz konusudur ve bu bankalar üzerinden kullandırdıkları kredinin geri ödenmesini garantilemek istemektedirler. Ayrıca yatırım yaptıkları şirket ortaklıklarının çıkarlarını korumanın yanında her türden yağma ve talana açık Türkiye gerçekliği de iştah kabartmaktadır. Alman sermayedarların Türkiye ziyareti bunun en somut örneğidir.

Kuşkusuz Türkiye’nin içine girdiği bu kırılgan dönemde sürekli mülteci “kozunu” öne sürerek ‘el yükselten’ Erdoğan’a karşı bir dizi siyasal avantaj da kazanan Avrupalı emperyalistler bu durumu sonuna kadar değerlendireceklerdir. Çıkarlar uyuşmadığında Erdoğan’ın diktatör olduğunu hatırlayanlar, bu nedenle şimdilerde bunu görmezden geliyorlar. Ancak iç kamuoyuna yönelik AB ülkeleriyle gerginliklerin öne çıktığı dönemde de ekonomik ilişkilerin korunup devam ettiği unutulmamalıdır.

Değinilmesi gereken bir diğer konu ise, Türkiye-AB ilişkileri söz konusu olduğunda demokratik hak ve özgürlükler alanının istismar edilmesidir. İnsan hakları, temel hak ve özgürlükler konusu her iki tarafça işlerine geldiği gibi istismar edilmekte, kirli çıkar ilişkilerine perde yapılmaktadır. AB ülkeleri işlerine gelmediğinde Türkiye’nin insan hakları karnesini hatırlamakta, Türkiye ise şu günlerde olduğu gibi AB ile yakınlaşmak istediğinde çıkar önceliğine göre insan haklarından -o da satır aralarında- bahsetmektedir. Gerçekte ne AB normları gerçek hak ve özgürlükleri temsil etmektedir ne de Erdoğan AKP’sinin derdi hak ve özgürlükleri geliştirmektir. Onlar için bunlar tribünlere yönelik oyalama ve pazarlık konusu olmaktan öteye gitmemektedir. Avrupa ülkelerinde hak ve özgürlükler alanının nispeten geniş olmasının tek nedeni o ülkelerin işçi ve emekçilerinin verdikleri tarihsel mücadelelerdir.

Özetle Türkiye’nin ABD ve AB ile kurduğu ilişkiler emperyalist bağımlılık ilişkileridir. Erdoğan’ın genellikle iç politika adına yaptığı kimi çıkışların ve göstermelik tutumların hiçbir kıymeti olmadığını bugün gelinen süreç de göstermektedir. Gerek Erdoğan’ın bol “U” dönüşlü siyaseti gerekse Batılı emperyalistlerin ikiyüzlü tutumları düzen siyasetinin ne denli ilkeden yoksun ve kirli ilişkiler üzerine kurulu olduğunu göstermektedir.