Ara sıra devrimden söz etmek!.. - A. Eren

Devrimci bakış açısından reformlar uğruna mücadelede esas olan, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin kendi çıkarları için eyleme geçerek, kendi yaşam koşullarını düzeltecek biricik gücün kendisi olduğu deneyim ve bilincini edinmesi ve kendi örgütlü gücünü egemen sınıfa dayatmasıdır. Ancak o zaman elde ettiği kazanımları burjuvazinin saldırılarına karşı savunmayı başarabilir.

Egemen burjuvazi iktidarını korumak için, gerektiğinde burjuva demokratik yasa ve kuralları çiğneyerek açık keyfi yöntemlere başvururken; yanı sıra demokratik hak vaatleri ve kimi “reformlar”la da sınıf mücadelesini amacından saptırma yolunu tutar.

Yönetime gelmesinden bu yana dinci AKP, egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda, emekçi sınıflar üzerinde ideolojik hegemonya kurarak adım adım iktidara yerleşmiştir. İlk yıllarda reform talepleri, askeri vesayetin kaldırılması, Kürt sorununda “barışçıl çözüm”, AB reformları vb. söylemlerle solun liberal kesimleri üzerinde küçümsenmeyecek bir etki yaratmıştır.

Bugün ise öne çıkan baskı ve şiddettir. Dinci AKP iktidarının bunaltıcı terör rejimine karşı mücadele için sol adına aranan ittifaklar, Erdoğan rejiminin düşürülmesine odaklanmaktan öte bir perspektife sahip değildir. Uzun bir dönemdir solda devrime odaklanan programatik yönelimler yerini “halkın demokratik seçenekleri”, “demokratik seçim ittifakı” vb. söylemlere bırakmıştır. Daha önce kimi sol hareketlerin programlarında yer alan anti-emperyalist demokratik devrim vb. artık kullanılmamaktadır. Devrim fiili olarak askıya alınmış, toplumsal devrim perspektifi yitirilmiştir. Sadece “Rojava Devrimi” üzerinde “devrim romantizmi” yapılmaktadır. İktidar ve devrim perspektifini yitirenlerin işçi sınıfını örgütleme gibi bir sorunu olmaması da son derece anlaşılırdır.

Devrim perspektifinin yitirilmesi, özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından dünya genelinde ortaya çıkan önemli bir eğilimdir. Sol seçim ittifaklarıyla politik kimlik bulma arayışı, sol sosyal demokrasiye, sosyal reformizme evrilmeye yol açmıştır.

Şu noktanın altı çizilmelidir. Dinci AKP iktidarına karşı mücadelede, bedeller ödeyerek kazanılmış demokratik hak ve özgürlüklerin sonuna kadar savunulması, her gerçek sosyalistin temel görevidir. “Mücadele etmek için ilk önce bir zemin, nefes almak için hava, ışık ... gerekiyor.” (Engels) Fakat aslolan, tüm demokratik talepler için mücadelenin hangi politik stratejinin kulvarında yürütüldüğüdür.

“Ara sıra devrimden söz edelim ki...”

“Ara sıra devrimden söz edelim ki, reform taleplerimiz ciddiye alınsın” sözleri, II. Enternasyonal’in tanınan siması oportünist Viktor Adler’e aittir. Büyük Ekim Devrimi’nin sarsıcı etkisiyle Avusturya’da işçi sınıfının demokratik reform taleplerinin devrime gerek duyulmadan gerçekleşmesi nedeniyle, parti programının yenilenmesi ve devrim kavramının çıkartılması talep edilir. Buna karşı Adler, reform taleplerinin burjuvazi tarafından ciddiye alınması için devrim kavramının programda kalması gerektiğini yukarıdaki sözlerle savunur. İşçi sınıfı hareketi içinde oportünizm kendini böyle ortaya koymuştur. Devrimi programdan çıkarmayalım fakat pratik politikada/günlük mücadelede sosyalizm perspektifini rafa kaldıralım!

Bu soruna yaklaşım her dönem işçi sınıfı hareketinin reformist ve devrimci iki ana akıma bölünmesine yol açmıştır. Günümüzün de en önemli teorik sorunlarından biri budur; demokrasi-sosyalizm mücadelesinin, reform-devrim ilişkisinin doğru kavranmasıdır. Reform talepleri uğruna mücadeleyi sosyalizm mücadelesine tabi kılmak tarihsel deneyimin en önemli derslerinden biridir.

Devrimci dalganın çekilmiş bulunduğu bugün, toplumsal ilişkilerin devrimci dönüşümünü temel alan bir mücadelenin güncel görevler bağlamında nasıl ele alınacağı konusundaki tartışma ve kafa karışıklıkları devam etmektedir. Böyle dönemlerde uzun soluklu mücadeleyi göze almayan, soyut sosyalist propaganda ile avunan eğilimler, zorlu günlük mücadeleden kaçma yolunu tutmaktadır. Diğer bir eğilim ise devrimi uzak geleceğin bir sorunu olarak görüp, faaliyeti günlük pratik politikayla sınırlamaktadır.

Devrim perspektifinin kaybedildiği böyle dönemlerde, devrim ile reform arasındaki diyalektik ilişkiyi doğru kavramak, günlük siyasal mücadelenin kılavuzu yapmak hayati önemdedir. Erdoğan rejimine karşı mücadeleyi mutlaklaştıranlar, devrime hazırlık görevini erteleyerek, reformizm ve oportünizm kulvarında yürümektedir.

İktidarı ele geçirme hedefine bağlanmadan yürütülen bütün mücadeleler reform karakteri taşır. Başarıyla sonuçlandığında, reformistler tarafından kitleleri aldatmak için devrim mücadelesine karşı kullanılır. Ve reformların başarısının esasta sınıfsal güç dengeleri tarafından belirlendiği unutturulmaya çalışılır.

Burada sorun reform mücadelesinin kendisi değil, mücadele eden güçlerin izledikleri stratejide reformların tuttuğu yerdir. İktidarı hedefleyen mücadelelerle elde edilen haklar devrimci bir anlam taşır. Lenin’in deyimiyle, reformlar sosyalizm için devrimci mücadelenin yan ürünleri olarak elde edilir. Dolayısıyla sorun, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin günlük yaşamlarını kolaylaştıracak reformları küçümsemek değil, reformlar için mücadeleyi doğrudan sosyalizm mücadelesine tabi kılmak, proletaryanın iktidar mücadelesine bağlı ele almaktır.

Reformlar kurulu düzende kısmi dönüşümlere işaret eder. Devrim ise toplumsal ilişkilerde radikal bir dönüşümü, iktidarın bir sınıftan başka bir sınıfın eline geçmesini anlatır. Proletarya devrimi olmaksızın, reformlar yoluyla toplumsal ilişkilerde ve siyasi iktidarda bir dönüşüm sağlanacağını propaganda etmek reformizmdir. Reformlar için mücadele, ancak sınıfsal güç ilişkilerinde değişikliklere yol açtığı, başta işçi sınıfı olmak üzere diğer emekçi kitleleri iktidar mücadelesine yaklaştırdığı sürece devrimci bir anlam taşır.

Devrimci güçler reform mücadelesini emekçi kitlelerin devrimcileştirilmesinin önemli bir adımı olarak değerlendirirler. Burjuva reformistleri ise reform mücadelesini devrime karşı ele alır, reformlar yoluyla elde edilen dönüşümlerle devrimin önüne geçmeyi hedeflerler.

Mücadelenin iki tarzı

Devrimci politika, emekçi kitlelerin yaşam koşullarını iyileştirecek her türlü reform adımını, kitlelerin devrimci bilincini ve devrimci mücadelesini geliştirmesine bağlı olarak ele alır. Pratikte reformlar için mücadele edip, söylemde de devrim propagandası yapmak kendi başına yeterli değildir. Devrim propagandasının elbette sürekli ve sistematik olarak yürütülmesi gerekir. Fakat bu reformlar için mücadelenin devrim mücadelesiyle birleşmesi anlamına gelmez. Birleştirilmesi gereken “reformcu pratik” ile “devrimci söylem” değil, “mücadelenin iki tarzı”dır.

Örneğin:

1. Reformlar için oy + kitlelerin devrimci eylemleri...

2. Parlamentarizm + gösteriler...

3. Reform talepleri + (somut) devrime yönelik talepler...

4. Üst katmanlar için basın + örgütsüz kesimler, “alt kitleler” için parasız kitlesel basın yayın...

5. Legal basın + illegal...” (Lenin, Emperyalizm defterleri, C.39, s.264)

Devrimci bakış açısından reformlar uğruna mücadelede esas olan, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin kendi çıkarları için eyleme geçerek, kendi yaşam koşullarını düzeltecek biricik gücün kendisi olduğu deneyim ve bilincini edinmesi ve kendi örgütlü gücünü egemen sınıfa dayatmasıdır. Ancak o zaman elde ettiği kazanımları burjuvazinin saldırılarına karşı savunmayı başarabilir.

Tarihsel deneyim göstermektedir ki, sınıfsal güç dengeleri işçi sınıfı ve emekçiler aleyhine değiştiği dönemlerde burjuvazi daha önce verdiği tüm tavizleri tek tek geri almaktadır. Bugün dünya ölçüsünde bu acı deneyim yaşanmaktadır.

İşçi sınıfı mücadele alanına çıkarak bu saldırılara karşı durmayı öğrenmek zorundadır. Lenin’in deyimiyle her saldırıya verilecek cevap, kapitalistler cephesinde “küçük” bir krize yol açmalıdır. Ve Lenin Prusya İçişleri Bakanı’nın sözünü aktarır: “Her küçük bir grevde devrim hidrası saklı”dır.