Dikta rejiminin açmazları büyüyor

İşçi sınıfı ve emekçilerin bu “dinci/şoven zokalar”ı yutmaması özel bir önem taşıyor. Zira aksi durumda hem kapitalizmin krizinin faturasını ödeyecekler hem komşu bir ülkenin topraklarının işgaline destek vermiş olacaklardır. Her iki durum da asalak kapitalistlere ve onların tek adam rejimine hizmet edecektir.

Suriye savaşı emperyalist güçleri ve işbirlikçilerini giderek doğrudan karşı karşıya getiren yeni bir aşamaya girmiş bulunuyor. Özellikle Kuzey Suriye bölgesinde. Zira, Rusya eksenli İran-Suriye cephesi halen vahşi bir şeriat rejiminin hüküm sürdüğü İdlib’in cihatçı güruhlardan temizlenmesini gündemine almış durumda. Keza Rusya, İran, Lübnan Hizbullahı destekli Suriye yönetimi, Türk ordusunun cihatçılarla işbirliği yaptığı İdlib’de kontrolün sağlanması amacıyla yapılan hazırlıkların tamamlandığını duyurdu.

Suriye yönetimi, Türk ordusunun cihatçılarla birlikte işgal ettiği Efrîn ve diğer kentler dahil olmak üzere, tüm işgalci güçlerin Suriye topraklarından çekilmesini istiyor. Şayet, Erdoğan yönetimine yaslanarak İdlib’de şeriat rejimi kuran cihatçılar anlaşmayı kabul etmezse -ki bu ihtimal zayıf görünüyor, zira çetelerin en azılıları bu kentte toplanmış bulunuyor- İdlib ve Kuzey Suriye düğümünün emperyalistlerin ve bölgesel güçlerin karşı karşıya geleceği bir savaş alanına dönüşmesi kaçınılmaz olacaktır.

***

Öte yandan, Washington’daki efendisiyle yaşadığı siyasal krizi aşamayan saray rejimi ekonomik krizin derinleşmesini de engelleyemiyor. Rejim ekonomik ve siyasi alanları yönetme konusunda acze düşmüşken İdlib sorunu da gündeme geldi. İdlib cehenneminin fitilini ateşleme hazırlığının son aşamaya gelmiş olması, tek adam rejimini tedirgin ediyor. Cihatçıları himaye etme refleksiyle hareket eden Erdoğan’la müritleri, Suriye’de ellerinde kalan son “koz”u kaybetmenin telaşı içindeler.

Suriye’ye karşı savaşın başlatılmasında uğursuz bir rol oynayan bu iktidar, son aşamada da cihatçı çetelerine kalkan oluyor. Sürecin başında onlarca ülke cihatçıların “dostları” arasında yer alırken, geriye tek “sadık dostları” kaldı; bu da Ankara’daki tek adamın dikta rejimidir.

Sonuna kadar cihatçıların arkasında kalan bu rejim, onlara yaslanarak Suriye’den bir parça toprak koparma hevesinden vazgeçmiş değil. İdlib’in cihatçılardan temizlenmesi yönündeki hazırlıktan bu kadar rahatsız olması, parça koparma hevesinin kursağında kalacak olmasındandır. 

***

Hem Rusya’nın hem Suriye ile diğer müttefiklerinin İdlib konusunda net bir tutumları var. Fakat bir yandan da süreci kendi lehlerine olacak şekilde diplomatik yollarla yürütmeye çalışıyorlar. Bu gidişatı engelleme gücünden yoksun olan saray rejimi, ya bu karara boyun eğecek, ya da Washington’daki efendileriyle anlaşacak ve bir kez daha suç ortaklığına girişecektir. Ancak ABD-Türkiye ilişkileri bu durumdayken, tarafların İdlib’deki cihatçıları kurtarmak için birlikte hareket etmeleri kolay değil. Bu koşullarda hem Rusya’yı hem İran’ı karşıya almak saray rejimi açısından zor görünüyor. Yani “boşa koysa dolmuyor, doluya koysa almıyor” ikilemine saplanmış bir rejim gerçekliği var.

Cihatçıları çıkarlarını gerçekleştirmenin aleti gören tek adam rejiminin, Türkiye’yi bu çetelerin cirit attığı bir alana çevirmesi yetmedi. Şimdi de İdlib’de sıkışan on binlerce cihatçının bir kısmı da Türkiye’ye geçecek ya da geçirilecektir. Suriye halklarına karşı işledikleri ağır suçlar biliniyorken, dinci-faşist iktidarın bu çeteleri ithal etmesi, Türkiye halklarının da başına yeni belalar açmaya hazırlandığına işaret ediyor. 

***

Ekonomik, siyasi, diplomatik krizler devam ederken, İdlib konusunda bir milliyetçilik dalgası yaratmak için rejimin yeni bir maceraya atılması kolay olmasa da ihtimal dahilindedir. Böyle bir macera ise, işçi sınıfı ve emekçilerin sırtına yıkılan faturanın daha da ağırlaşması demektir. Zira, o koşullarda Rusya-İran ikilisiyle yaşanacak gerilimin ekonomik-siyasi krizleri daha da derinleştirmesi kaçınılmazdır.

Bu gelişmeler tek adamın dikta rejiminin daha ilk adımda, ya da ilk 100 günlük icraatlarında çakılması anlamına gelecek. Zaten şimdiden tekleyen bu rejimin karmaşık bir çatışmaya girişmesi, var olan krizleri dramatik bir şekilde derinleştirecektir. 

***

Dikta rejimi muhalif sesleri boğmak için keyfiyette sınır tanımadığı bu koşullarda, hak arama mücadelesinin önünü kesmek için de her yola başvuruyor. İdlib kaynaklı bir gerilim veya çatışma saray rejiminin hem ilerici-devrimci güçlere hem de işçi sınıfı ve emekçilere karşı daha saldırgan bir tutum sergilemesine vesile edilecektir.

Oysa ekonomik/siyasi krizin sorumlusu kapitalizm ve onu temsil eden tek adam rejimi olduğu gibi, İdlib’de yoğunlaşan cihatçı tehdidin müsebbiplerinden biri de bu aynı iktidardır. O halde işçi sınıfı ve emekçiler krizin faturasının iktidara ve kapitalistlere kesilmesi için mücadele etmelidir. Yanı sıra, her türlü işgal ve ilhak politikasına karşı işçilerin birliği, halkların kardeşliği ekseninde tutum almalıdır. 

Ekonomik/siyasi krizler nasıl ki emekçileri vuruyorsa her türden çatışmanın, işgalin, ilhakın ilk vurduğu da emekçiler oluyor. Krizin faturasını emekçilere kesenler, işgalleri şoven-ırkçı propagandanın aracı olarak kullanarak emekçileri zehirlemeye çalışıyorlar.

İşçi sınıfı ve emekçilerin bu “dinci/şoven zokalar”ı yutmaması özel bir önem taşıyor. Zira aksi durumda hem kapitalizmin krizinin faturasını ödeyecekler hem komşu bir ülkenin topraklarının işgaline destek vermiş olacaklardır. Her iki durum da asalak kapitalistlere ve onların tek adam rejimine hizmet edecektir. Oysa işçi sınıfı ve emekçilerin talep ve özlemleri ancak ve ancak kapitalistlere ve onların rejimine karşı mücadeleyle elde edilebilir. Savaşa, işgale, ilhaka karşı çıkmak; işçilerin birliğini, halkların kardeşliğini savunmanın bir gereğidir aynı zamanda…