Erken seçim, AKP ve emperyalizm - A. Engin Yılmaz

Emperyalist güç odakları ve büyük burjuvazi için önemli olan şey, bir sınıf egemenliği aracı olan iktidarın, burjuva parlamenter demokrasi ya da faşist olması değil, ama çıkarlarının güvenceye alınması, kendilerine sömürü ve yağma yolunun açılarak hizmet edilmesidir.

Kuruluşundan bir yıl sonra, 2002 yılındaki seçimlerle hükümete gelen AKP, o tarihten bugüne kadar yapılan tüm seçim ve referandumları art arda kazanmış, meclis çoğunluğunu elde etmiş ve 16 yıl boyunca tek başına hükümette kalmayı başarmış bir parti olarak, Türkiye siyasal yaşamında bir ilke imza atmış oldu. Tam da bu sayede ülkeyi istediği gibi yönetme ve şekillendirme gücü ve olanağını bularak, arzuladığı rejim değişikliğinde büyük mesafeler kat etti.

İktidarı boyunca başta din olmak üzere her türlü gerici kültürü ilkel bir milliyetçilik ve kudurgan bir şovenizmle birlikte kullanmayı başaran AKP, işçi ve emekçi kitleleri ideolojik bakımdan sersemletip esir aldı. Yanı sıra aynı kitleler için bunaltıcı ve isyan ettirici bir terör, sömürü ve kölelik düzenini de adım adım güçlendirerek, Türkiye’yi sadece işbirlikçi büyük burjuvazi için değil, aynı zamanda emperyalistler için de adeta bir sömürü ve yağma cenneti haline getirdi. Bu sayede de onların her türlü desteğini alarak keyfi ve kuralsız bir tek adam rejimini zaman içinde egemen kıldı. 1960’lı yıllardan itibaren akıl hocalığını emperyalistlerin yaptığı bilinçli bir politikayla dinin ve dinsel gericiliğin sosyal uyanışa ve devrimci siyasal mücadeleye karşı etkin bir silah olarak kullanılması, AKP’nin yükselişinin toplumsal zemini oldu. ABD ve batılı emperyalist odakların tezgahladığı 12 Eylül askeri faşist darbesinin ardından dinsel gericiliğin önü tümüyle açılarak, “Türk-İslam sentezi” devletin resmi ideolojisi haline getirildi. ‘90’lı yıllardan itibaren ise aynı politika yine aynı emperyalist merkezlerden planlanarak, bu kez “ılımlı İslam” projesi biçiminde topluma dayatıldı. AKP şahsında ifadesini bulan ve gücünün doruğunda bulunan dinci-faşist iktidar, söz konusu tarihsel, toplumsal, siyasal ve kültürel süreçlerin toplam bir ürünü oldu.

Bir emperyalist proje olarak hükümet olduğu günden itibaren emperyalizme ve işbirlikçi büyük burjuvaziye kusursuz olarak hizmet etmiş, Türkiye’yi bu aynı güçler için sınırsız bir sömürü ve yağma alanına çevirmiş AKP, onların her türlü desteğini de almış oldu. Dolayısıyla da dinsel gericilik odaklarının yanı sıra milliyetçi ve faşist hareketleri de kendi iktidar gücü ekseninde bir araya getiren Erdoğan, bugünün Türkiye’sinde dinci faşist bir tek adam diktatörlüğü kurmayı başarmış bulunuyor. Bu sayede dümenine oturduğu sermaye iktidarının ve tüm kurumlarıyla ele geçirdiği devletin her türlü imkanını kullanarak ve her şeye rağmen halen de önemli bir seçmen desteğine de dayanarak, köklü bir rejim değişikliğine gitmeyi arzuluyor. O, bugünkü devlet düzenini, onun ilkelerini ve yapısını tümüyle yeniden düzenlemek ve vesile doğdukça sıkça kullandığı kendi ifadesiyle, “devleti sıfırdan kurmak” gibi bir hedefin peşindedir. Bu, uzun sürece yayılan sayısız girişim ve adımların ardından artık içi önemli ölçüde boşaltılmış bulunan, temel kurumları işlevsiz hale getirilen ve gelinen yerde artık eskimiş kabul edilen cumhuriyet rejiminin tasfiyesi anlamına gelmektedir.

Fakat dinci faşist Erdoğan AKP’sinin işi sanıldığı kadar kolay değildir. Her şeyden önce bizzat kendi 16 yıllık iktidarı süresince, izlediği ve gerçekleştirdiği politika ve icraatların dolaysız bir sonucu olarak, günümüz Türkiye’si iç ve dış politikada, ekonomik, kültürel ve siyasal yaşam alanlarında, özetle bütün cephelerde batağa saplanmış bulunmaktadır. AKP’nin ülkeyi bu bataktan çıkaracak politika ve programı kalmamıştır. 16 yıldır iktidarda olan kendisi değilmiş gibi vaatlerde bulunan seçim manifestosu, bunun kanıtları arasındadır. Bugüne kadar tepe tepe kullandığı “ılımlı İslam” silahı da artık eski işlevini görmemektedir. Yanı sıra meşruiyetini ve seçmen desteğini de önemli ölçüde yitirmiş ve toplum üzerindeki kontrolünü ancak çıplak bir zor ve ölçüsüz bir terör uygulayarak koruyabilen AKP ve şefi, gelinen aşamada emperyalist efendileri tarafından olduğu gibi TÜSİAD’la temsil edilen büyük sermaye nezdinde de rahatsızlık ve huzursuzluk kaynağı haline gelmiş bulunmakta ve onlar tarafından hoşnutsuzlukla karşılanmaktadır.

AKP şefinin, sermaye sınıfının temsilcileri önünde, “… OHAL’i biz iş dünyamız daha rahat çalışsın diye yapıyoruz. … şimdi grev tehdidi olan yere biz OHAL’den istifade ederek anında müdahale ediyoruz. Çünkü iş dünyamızı sarsamazsınız. Bunun için kullanıyoruz biz OHAL’i” diyerek, OHAL aracılığıyla grev hakkını nasıl gasp ettiğiyle övünme arsızlığı göstermesi bundandır. Tüm “anti emperyalist ve anti siyonist” palavralarına rağmen aynı arsızca yaltaklanmaları, ABD ve batılı emperyalistler önünde de yaptığı bilinmektedir.

Tüm bunların yanı sıra ve krizin de giderek ağırlaştığı ve Türk lirasının pula döndüğü koşullarda, “Dinci-faşist iktidar böylece, bir yandan daha fazla yıpranmadan mümkünse seçmen desteği ile güç tazelemeyi, öte yandan ise krizin ekonomik-mali cephesinin gerektirdiği faturayı yeni bir sosyal yıkım programıyla bir an önce emekçilere ödettirme olanağı elde etmeyi amaçlamaktadır.” (24 Haziran seçimleri üzerine… 8 Mayıs 2018, www.tkip.org)

AKP, özellikle de son birkaç yıldır büyük bir korkunun yanı sıra sınırsız ve ölçüsüz bir keyfiyet ve görülmemiş bir zorbalıkla bir terör rejimini egemen kılmak ve erken bir seçime gitmek ve mümkünse bunu güvencelemek yoluyla iktidarını ebedileştirme rüyası görmektedir. Ancak Erdoğan ve iktidarı artık sınırlarına dayanmış bulunuyor. Bu rejim artık sürdürülebilir değildir. Çünkü hiçbir sorunu çözme yeteneği olmadığı gibi, sürekli yeni sorunlar üretmektedir.

AKP’nin ABD ve AB ile ilişkileri

AKP iktidarı, özellikle son birkaç yıldır ABD ve AB ile sorunlu ve gerilimli ilişkiler yaşamaktadır ve bu, bağımsızlık ve anti-emperyalizm olarak pazarlanmaktadır. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Heather Nauert ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin, Türkiye’de OHAL altında özgür, adil ve şeffaf bir seçim düzenlenemeyeceğini söylemeleri ve bu konudaki endişelerini dile getirmeleri, yaşanan gerilimin güncel bir yansımasıdır sadece.

Darbe girişiminin ardından ABD’nin sorumlu tutulması, Fethullah Gülen’in iadesi, Zarrab davası, ABD’nin silah da dahil YPG’ye sunduğu bir dizi destek, Türkiye’de tutuklu bulunan ABD’li din adamının durumu, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füze alımı ve Rusya ile ilişkileri, Trump’ın Kudüs kararı, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı McMaster’ın, “Türkiye ve Katar’ın radikal ideolojilerin yeni sponsorları olduğu” söylemi ve elbette ki AKP iktidarının bölgede boyunu aşan ve ABD’nin çıkarlarıyla çelişen işlere ve ilişkilere girişmesi Türkiye-ABD ilişkilerini geren başlıklardır. AKP şefinin zaman zaman boş kabadayılıkları ve Kudüs kararı vesilesiyle de “Biz de sizi tanımıyoruz. Ey ABD, ey Trump … Lafa gelince dünyanın en güçlü devleti. Ya senin her yerin güç olsa ne olacak ya”, “Ey Trump, senin böyle bir yetkin var mı? Sen 1980 yılında alınan karara neden uymuyorsun? Emlak mı alıp satıyorsun?” gibi çıkışları içi boş kükremeler dışında anlam ifade etmemekte ve bu efelenmelerin pratik bir değeri bulunmamaktadır.

Aynı şey, Avrupa ile ilişkilerde yaşanan sorunlar ve karşılıklı tehdit ve restleşmeler için de geçerlidir. Hollanda ile yaşanan krizin ardından Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun, Hollanda Başbakanı Mark Rutte’ye “Sen ne lalesisin bilmiyorum” diye sataşması, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Almanya Başbakanı Merkel’i “Nazi uygulamaları yapmakla” eleştirip, “Utanmasalar, yeniden gaz odalarını, toplama kamplarını gündeme getirecekler” demesi vb. gibi çıkışlar iç kamuoyuna yönelik amaç ve hedefler içeren palavralardan ibarettir.

Tüm bunlar, Erdoğan’ın iç politikadaki stratejisinin bir parçasıdır. Fırsat buldukça ABD, AB ve hemen tüm dünyayı Türkiye’yi zayıflatmaya ve bölmeye çalışan düşmanlar olarak ilan etmesi, özellikle de ABD ve batının sürekli Türkiye’ye karşı entrikalar çevirdiği iddiasında bulunması, dahası yaşanan ağır ekonomik krizi bile kendisine yönelik uluslararası bir komplo olarak sunması, Türkiye’yi bu girişimlere karşı sadece kendi şahsında somutlanmış olduğuna inandığı güçlü bir siyasi liderliğin kurtarabileceğini propaganda etmesi ve bu yolla milliyetçi-şoven duyguları kışkırtması, iç politikayla ilgili girişimlerdir ve kendisi için umduğu yarar ve desteği de görmektedir.

İç politikada ilkel milliyetçilik ve şoven kudurmuşluk tırmandırılırken, sahnenin gerisinde ABD, diğer batılı emperyalistler ve uluslararası finans kuruluşlarıyla anlaşmalar imzalanmakta, rüşvetlerle ilişkiler yumuşatılmaya çalışılmaktadır. Erdoğan’ın Almanya şahsında Nazi olarak suçladığı AB’yi, “müreffeh ve istikrar abidesi” olarak ilan etmesi ve ilişkileri onarmaya uygun girişimlerde bulunmasının sonucu olarak, Türkiye-AB ilişkilerinde zorlu bir dönemi geride bırakmış olmayı umduklarını belirterek, AB’ye “Gelin, güçlü, müreffeh ve istikrar abidesi Avrupa’yı hep birlikte inşa edelim” çağrısında bulunması bundandır. Aynı yaltaklanmaları, “NATO evimizdir”, “ABD güvenilir stratejik ortağımızdır, ABD’den vazgeçmeyiz” vb. açıklamalarıyla ABD’ye yapıyor ve böylece ona olan sadakatini ve onun çıkarlarına bekçilik yapmaya devam edeceğini ilan etmiş oluyor.

ABD ve AB’nin AKP şahsında Türkiye ile ilişkilerinin karmaşık ve sorunlu olduğu ve bunun da bir dizi boyutu bulunduğu ortada. Bunda AKP ve şefi Erdoğan’ın hırslarının yol açtığı maceraların önemli bir rolü var. Osmanlıcılık rüyaları eşliğinde bölgesel güç hevesiyle, yayılmacılık hırsıyla hareket eden dinci-faşist iktidar, her defasında boyunun ölçüsünü alarak, emperyalizme biat etmek zorunda kaldı. Zira özellikle de ABD emperyalizmine uşaklık ruhuyla bağlı olan AKP ve Türkiye burjuvazisi, kendi çıkarları ve yayılmacı emelleriyle ABD ve batılı emperyalistlerin çıkarları arasında ezilmekten kurtulamadı. Yeni Osmanlıcılık iddia ve hırsı, ona her zaman tükürdüğünü yalattı. ABD ve AB hegemonyasını ve çıkarlarını rahatsız edecek arayışlara girdiği her durumda ona sınırları ve haddi gösterildi.

Bugüne kadar emperyalizme paha biçilmez hizmetlerde bulunan ve onlara her durumda biat eden AKP’nin şefi, emperyalistler için artık bir sıkıntı kaynağına dönüşmüş bulunuyor. Bir dizi gösterge onların AKP’den değilse de Erdoğan’dan kurtulmak istediklerini yeteri açıklıkla ortaya koymaktadır. Emperyalist odakların Tayyip iktidarının kendileri için bir sorun kaynağı olmaya başlamasından hareketle bir alternatif arayışı içinde oldukları ve bunu da özellikle AKP içinde aradıkları ama bugüne kadar da bunu başaramadıkları biliniyor. Fakat bu durum, emperyalistleri yeni tercihlere yönelmekten alıkoyacak gibi görünmüyor. AKP’nin diktatör şefi, bu gerçeğin farkında olmaktan hareketle konumunu koruyabilmek için ABD ve batılı emperyalist güç odaklarına her zamankinden daha çok muhtaç durumdadır. Dolayısıyla Erdoğan-AKP iktidarının onların istek ve beklentilerini yanıtlamak, onlara kusursuz hizmette bulunmaya devam etmek dışında bir şansı bulunmamaktadır.

Gündemdeki seçimleri kazanması durumunda iktidarını sağlamlaştırmış bir Tayyip Erdoğan’ın, emperyalist güç odaklarının beklentilerini ve çıkarlarını karşılamakta sorun çıkarmaması durumunda emperyalistlerin onunla yeni düzeyde yeni bir ilişki kuracakları muhtemeldir. Tersi durumda ise ondan kurtulmanın yolunu deneyeceklerdir. Zira emperyalist güç odakları ve elbette ki işbirlikçi büyük burjuvazi için sorun hiç de Tayyip AKP’si tarafından ele geçirilen iktidarın niteliği değildir. Emperyalist güç odakları ve büyük burjuvazi için önemli olan şey, bir sınıf egemenliği aracı olan iktidarın, burjuva parlamenter demokrasi ya da faşist olması değil, ama çıkarlarının güvenceye alınması, kendilerine sömürü ve yağma yolunun açılarak hizmet edilmesidir. Elbette ki bunlar yapılırken sınır ve ölçülerin aşılmaması, boyunu aşan girişimlerde bulunulmamasıdır.