Türkiye özelleştirmeler tarihinde bir sayfa: SEKA

SEKA fabrikalarının kapatılması ve özelleştirilmesi yoluyla Türkiye kağıtta tamamen bağımlı hale geldi. Tıpkı tarımda ve hayvancılıkta olduğu gibi. Tüm kamu kaynakları, yeraltı ve yerüstü zenginlikleri, uluslararası sermayeye ve yerli işbirlikçilerine hibe ediliyor. Yakın zamanda özelleştirilen, Amerikan emperyalizmine peşkeş çekilen şeker fabrikaları da buna güncel bir örnek.

Son dönemde yaşanan ekonomik kriz birçok alanda yansımasını buluyor. Doğalgaz ve elektriğe her ay zam gelirken temel tüketim maddelerinde de yüzde 50’yi bulan zamlar söz konusu. Bu zam furyasından nasibini alan sektörlerden biri de matbaacılık oldu. Kağıtta büyük oranda dışa bağımlı olan Türkiye’de dövizin yükselmesi ile birlikte fiyatlar yükseldi, birçok gazete ve dergi zam yapmak zorunda kaldı. Kimi bölgelerde yerel gazeteler Pazar günleri baskı yapmama kararı alırken, kimi dergiler de boyut küçültme hatta kapanma noktasına geldi. Bazı yayınevleri ise kitap fiyatlarına zam yaptığını açıkladı. Basılı yayın sektörünün bu zor durumu akıllara Selüloz ve Kâğıt Sanayi Fabrikası’nın (SEKA) özelleştirilmesini getirdi.

İşçi kentlerinin yapısını, orada var olan üretim alanları yani fabrikalar belirler. Bu büyük bir fabrikaysa eğer zaten neredeyse tüm kent orada çalışıyordur ve tüm kent yaşamını o fabrikanın kendisi düzenler. Bugün Zonguldak’ın madenci şehri diye anılması ya da Manisa denince akla Vestel’in gelmesi gibi. SEKA da 1930’lar, ‘40’lar, ‘50’ler İzmit’i için böylesi bir konumdaydı. Şu an bir sanayi havzası olan İzmit’in ilk fabrikalarından olan SEKA 1936 yılında kurulduğunda, kentin geçim kaynağı olmasının yanı sıra sosyal yaşamının da öncüsü konumundaydı. Fabrika bünyesinde işçilerin sosyokültürel ihtiyaçlarını karşılamaları için kantin, lokal, tüketim kooperatifi, kreş ve çocuk bahçesi mevcuttu. 1940’larda fabrika kampüsüne kurulan sinema salonunda sadece fabrika işçilerine değil tüm kent halkına açık sinema gösterileri yapılıyordu. Sapanca Gölü kenarında işçilerin kullanımı için yaz kampı bulunan SEKA’nın 17 yataklı reviri, 1951 yılında 50 yataklı ve tam teşekküllü bir hastaneye dönüşmüştü. Kentin sosyal yaşamına böylesine bir katkısı bulunan SEKA’nın “Kağıtspor” adında, çeşitli spor branşlarında takımları vardı.

İzmit fabrikasının üretim kapasitesi 10 bin tondu. Daha sonrasında farklı illerde ona yakın SEKA fabrikası ile 1980’e gelindiğinde üretim kapasitesi 617 bin tona, istihdam kapasitesi ise 10 bin kişiye ulaşmıştı. Ayrıca SEKA, kâğıdın hammaddesi olan selüloz ve odun hamurunu kendi üreten entegre bir fabrikaydı ve bu durum Türkiye’de tekti. 1980 darbesi sonrası başlayan neo-liberal saldırı dalgası SEKA’yı da yuttu ve SEKA’nın tüm yenileme yatırımları durduruldu. SEKA‘ya bağlı Dalaman İşletmesi 2002 yılında 40 milyon dolara; 2003 yılında Balıkesir İşletmesi 1.1, Afyon İşletmesi 3.1, Çaycuma İşletmesi 15.1, Akdeniz İşletmesi de 109.9 milyon dolara özelleştirildi. 2004 yılında da Kastamonu İşletmesi 9, Giresun İşletmesi 3,4 milyon dolara özelleştirildi. Özelleştirme programına alınmasıyla bilinçli bir şekilde zarar ettirilen SEKA fabrikaları varlık değerinin çok altında bedellerle sermayeye peşkeş çekildi. Prof. Dr. Erinç Yeldan’ın ifadeleriyle “SEKA’nın kapatılması kararı, Türkiye’yi uluslararası işbölümü içerisinde düşük katma değerli, emek yoğun teknolojiler üretmekle görevli bir ucuz işgücü deposuna dönüştürmeyi hedefleyen ve ülkemizi bir ucuz ithalat ve finansal spekülasyon cenneti olarak gören neo-liberal projenin bir uzantısıdır.”

İzmit fabrikası hakkında ise 1998 yılında imar planı değişikliğinin kabulüyle arazisine dair yeşil alan, spor, otel alanı, kongre merkezi alanı, lüks konut alanı olarak belirlenmesi kararı verildi. SEKA bünyesinde çalışan işçilerin bir kısmının Ford fabrikasında bir kısmının da İzmit Belediyesi’nde istihdam edilmesi kararlaştırıldı. Ancak gelişen tepkiler sonucu bu karar o dönem uygulanamadı. Fabrika işçilerinin ve tüm İzmit halkının 52 gün süren direnişi ile devlete geri adım attırıldı. Ancak 27 Ocak 2005 tarihine gelindiğinde hiçbir teknolojik yenilenme yapılmayan, zarar ettirilen, “özel sektöre yenik düştü” denilen SEKA İzmit fabrikası kapatıldı. Kapatılma kararını duyan 700’den fazla işçi fabrikaya kapandı. SEKA fabrikasının 1600 dönümlük fidanlık arazisi (SEKA, odun hamuru elde edeceği ağaçları kendisi yetiştiriyordu) ise bedelsiz olarak Ford’a tahsis edildi.

SEKA’nın özelleştirilmesini savunanlar “SEKA‘nın kapasitesinin verimli olarak kullanılmamasından dolayı zaman içinde kağıt üretiminde bir açık oluşmuş ve bu açık özel sektör tarafından yeni kapasiteler yaratılarak veya dışalım yoluyla doldurulmuştur. Bu nedenle SEKA İşletmeleri kamuya daha fazla yük olmamak amacıyla özelleştirilmelidir” diyerek kendilerini gerekçelendiriyorlardı. Ancak somut veriler hiç de böyle dememektedir. Örneğin, 2001 yılı verilerine göre; özel sektörde kişi başına üretim 28.4 ton iken, SEKA‘da 63.7 tondur. Özel sektör hammadde gereksiniminin % 75.8‘ini atık kağıtlardan karşılarken, SEKA % 6.4‘ünü atık kağıtlardan karşılayabilmektedir. SEKA‘da 20 yıllık bir işçinin kuruluşa maliyeti 1.966.000 TL iken, özel sektörde ortalama işçi maliyetleri bu miktarın yarısı kadardır. Ayrıca özelleştirme sonrası “MOPAK Dalaman Selüloz-Kağıt-Karton Entegre Tesisleri” unvanıyla faaliyete geçen fabrika, şu an Türkiye‘nin en büyük 500 sanayi kuruluşundan biridir. Bu da kamuya ait bir fabrikanın bilinçli bir şekilde zarara uğratıldığı, özel sektöre peşkeşinin ardından nasıl büyütüldüğünü göstermektedir.

Ayrıca SEKA’nın özelleştirilme kararının verildiği yıl, dönemin en çok kağıt ithal eden gazete sahiplerinden Aydın Doğan’a fabrika yönetimi tarafından verilen brifing de akıllarda soru işaretleri yaratmıştır.

SEKA fabrikalarının kapatılması ve özelleştirilmesi yoluyla Türkiye kağıtta tamamen bağımlı hale geldi. Tıpkı tarımda ve hayvancılıkta olduğu gibi. Tüm kamu kaynakları, yeraltı ve yerüstü zenginlikleri, uluslararası sermayeye ve yerli işbirlikçilerine hibe ediliyor. Yakın zamanda özelleştirilen, Amerikan emperyalizmine peşkeş çekilen şeker fabrikaları da buna güncel bir örnek.

Emperyalizme göbekten bağımlı, Türkiye’de tamamen ithalata dayalı ekonomi tablosu, dövizle belirlenen iç yapısı bitmek bilmez bir kriz dalgası üretiyor. Bu sonu gelmeyen neo-liberal saldırıların ve kapitalizmin krizlerinin bedelini ise işçi sınıfı ve bütün emekçiler ödüyor.